Yer kabuğundaki sismik hareketlerin ve faylanma mekanizmalarının anlaşılması, sismik tehlike değerlendirmelerinin (PSHA ve NDSHA) doğruluğunu artırmak açısından kritik öneme sahiptir. Geleneksel yaklaşımlar büyük oranda tarihsel deprem kataloglarına bağımlı olup, bu kataloglardaki eksiklikler tehlike seviyesinin olduğundan düşük tahmin edilmesine yol açabilmektedir. Bu sorunu aşmak amacıyla, kabuk içerisindeki gerilme-deformasyon süreçlerinin dolaylı göstergesi olarak jeoakışkanların sismisite ile ilişkisi ele alınmaktadır. Tektanik aktiviteyle doğrudan bağlantılı olan termal suların yüzeye çıkışı ve derin kökenli gaz salınımları, yer kabuğunun geçirgenlik yapısındaki anomalileri yansıtarak geleneksel yöntemleri tamamlayıcı sıradışı bir sismotektonik araç sunmaktadır.
Bu çalışmada, küresel ölçekte derlenen jeoakışkan verileri (termal kaynaklar, helyum izotop bileşimleri, karbondioksit emisyonları) ile sismolojik ve jeofiziksel parametreler (deprem kayıtları, karasal ısı akısı, S-dalgası hızı dağılımları) coğrafi bilgi sistemleri (QGIS) ortamında bir araya getirilmiştir. Araştırma kapsamında, volkanik etkileri dışarıda tutmak amacıyla aktif volkanik merkezlerin 30 kilometre uzağındaki gaz emisyonları filtrelenerek sadece tektonik kökenli derin deşarjlara odaklanılmıştır. Güncel helyum ve termal kaynak katalogları genişletilerek, helyum izotop oranlarının (3He/4He) manto ve kabuk kökenli katkıları belirlenmiş ve bu veriler üst manto sismik tomografi modelleri ile karşılaştırılmıştır.
Analiz bulguları, termal kaynakların yaklaşık %60'ının 30-70 derece sıcaklık aralığında olduğunu ve bunun kabukta 2-3 kilometrelik rezervuar derinliklerine işaret ettiğini göstermektedir. Sismik faylanmaların dikey geçirgenliği artırmasıyla oluşan bu termal kaynaklar, genellikle büyüklüğü 4 ve üzerinde olan depremlerin yarattığı kırık sistemleriyle ilişkilidir. Helyum izotop analizleri ise manto kökenli helyum katkısını gösteren 1.22 Ra eşik değerinin üzerindeki anomalilerin, düşük S-dalgası hızları ve yüksek ısı akısı bölgeleriyle örtüştüğünü ortaya koymaktadır. Buna karşılık, sismik kataloglarda düşük aktivite gösteren bazı alanlarda da aktif tektonik gerilmelerin açık derin fay hatlarını koruduğu ve manto helyumunun yüzeye sızmasına izin verdiği tespit edilmiştir.
Bu sonuçlar, jeoakışkanların sismik tehlike değerlendirmelerinde ve neo-deterministik tehlike haritalamalarında (NDSHA) morfo-yapısal düğüm noktalarının sismotektonik doğrulanması için kullanılabileceğini kanıtlamaktadır. Deprem kataloglarındaki eksiklikler gidermede jeoakışkan anomalilerinin haritalanması, uzun tekrarlanma periyoduna sahip büyük sismik kaynakların yerini belirlemede kritik bir tamamlayıcı rol oynamaktadır. Araştırmacılar için bu çalışma, jeokimyasal parametrelerin jeofiziksel tomografi verileriyle entegrasyonu açısından özgün bir metodolojik çerçeve sunmakta ve gelecekteki çok disiplinli tehlike analizlerine zemin hazırlamaktadır.
Kuramsal ve kavramsal çerçeve
Çalışma, yer kabuğundaki akışkan dinamikleri ile kayaç deformasyon süreçleri arasındaki güçlü fiziksel ve kimyasal bağa (geofluids-deformation coupling) dayanmaktadır. Depremlerin, yer sarsıntıları ve kalıcı deformasyonlar aracılığıyla yeni yeraltı akışkan rejimleri yaratma potansiyeli ve sismotektonik fayların dikey kabuk geçirgenliğini artırarak manto kökenli helyum (3He) gibi derin akışkanların yüzeye ulaşmasını kolaylaştırması bu çalışmanın kuramsal omurgasını oluşturmaktadır.
Makalenin ele aldığı literatür
Çalışma, geleneksel olasılıksal sismik tehlike analizi (PSHA) yaklaşımlarının (Cornell, 1968) katalog eksikliklerine duyarlılığını ele almaktadır. Bu sınırlılığı aşmak üzere önerilen deterministik (DSHA) ve neo-deterministik sismik tehlike analizi (NDSHA) yöntemlerine odaklanılmaktadır. Ayrıca, deprem odağı tespiti için REPA (Gelfand vd., 1976) ve morfo-yapısal imarlandırma (MSZ) literatürü ele alınarak sismik aktivite ile termal kaynaklar (Waring, 1965; Tamburello vd., 2022) ve helyum izotop anomalileri (Abedini vd., 2006) arasındaki ampirik ilişkiler irdelenmektedir.