Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzende Avrasya coğrafyasına egemen olma mücadelesi, küresel güç dengelerinin belirlenmesinde kritik bir rol oynamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel hegemonyasını muhafaza etme stratejisi, Avrasya'nın çevre kuşağında yer alan bölgesel güçlerin çevrelemesi ve deniz yetki alanlarının kısıtlanması esasına dayanmaktadır. Bu makalede, Avrasya kenar kuşağının iki kilit ülkesi olan Türkiye ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin maruz kaldığı jeopolitik çevreleme hamleleri inceleme konusu yapılmaktadır. Türkiye Doğu Akdeniz ve Ege Denizi'nde, Çin ise Güney Çin Denizi, Doğu Çin Denizi ve Tayvan Boğazı'nda kıyıdaş veya bölge dışı aktörlerin sınırlayıcı girişimleriyle karşılaşmaktadır.
Araştırma, nitel betimsel ve karşılaştırmalı jeopolitik analiz yöntemine dayanarak Nicholas Spykman'ın Kenar Kuşak (Rimland) Teorisi doğrultusunda kurgulanmıştır. Yazar, Türkiye ve Çin'in taraf olduğu deniz hukuku ihtilaflarını, ada krizlerini ve jeoekonomik rekabet alanlarını ikincil kaynaklar, uluslararası antlaşmalar ve stratejik raporlar üzerinden incelemektedir. Çalışmada ampirik bir veri toplama aracı veya istatistiksel analiz yer almayıp, tarihsel ve hukuki belgelerin kuramsal modelle bağdaştırılması hedeflenmiştir. Analiz birimi olarak her iki ülkenin yakın deniz alanlarındaki egemenlik kısıtlamaları ve bunlara karşı geliştirdikleri doktrinel yanıtlar seçilmiştir.
Elde edilen teorik bulgular, ABD'nin Yunanistan'daki askeri üs birikimi ve Ege'deki 12 mil tartışmaları üzerinden Türkiye'yi; ittifak mimarileri, Tayvan desteği ve donanma varlığı üzerinden ise Çin'i kendi kara sınırlarına hapsetmeyi amaçladığını göstermektedir. Türkiye'nin Ege Adaları'nın silahsızlandırılmış statüsünün ihlaline karşı çıkması ve Doğu Akdeniz'de Mavi Vatan doktrinini benimsemesi ile Çin'in Güney Çin Denizi'nde kayalıkları yapay adalar haline getirerek askeri üslere dönüştürmesi, çevreleme stratejilerine verilen fiili yanıtlar olarak öne çıkmaktadır. Her iki ülke de deniz yetki alanlarındaki haklarını korumak adına çok boyutlu Dış politika ve askeri caydırıcılık araçlarını eşzamanlı olarak devreye sokmaktadır.
Sonuç olarak çalışma, Spykman'ın klasik jeopolitik teorisinin günümüz küresel güç rekabetini ve deniz hakimiyeti mücadelelerini açıklamada halen yüksek geçerliliğe sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Türkiye ve Çin'in yaşadığı jeostratejik kuşatılmışlık, iki ülkenin küresel sistemde çok kutupluluk eğilimlerini desteklemesine ve bağımsız hareket etme arayışlarına ivme kazandırmaktadır. Literatür açısından bu makale, Türk dış politikası ile Doğu Asya jeopolitiğini özgün bir kuramsal potada birleştirerek, gelecekteki karşılaştırmalı bölgesel güvenlik ve deniz hukuku araştırmaları için kapsamlı bir teorik zemin sunmaktadır.
01Nicholas Spykman'ın Rimland teorisine göre Avrasya kenar kuşağının denetimi küresel hakimiyetin temel kilit noktasıdır. ABD, Soğuk Savaş sonrasında SSCB'yi çevreleme stratejisini günümüzde Rimland üzerindeki kilit aktörler olan Türkiye ve Çin'in deniz sınırlarına hapsedilmesi ve stratejik özerkliklerinin kısıtlanması amacıyla sürdürmektedir(Akosmanoğlu, 2024).
02ABD'nin Türkiye'ye yönelik çevreleme politikası, ülkenin stratejik konumu, Rusya ile geliştirdiği S-400 alımı gibi yakın ilişkiler, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'daki özerk hamleleri ile enerji güvenliği arayışlarına dayanmaktadır. Ege ve Doğu Akdeniz'de Yunanistan ile artan askeri üs iş birliği Türkiye'yi batıdan ve güneyden kuşatmaktadır(Akosmanoğlu, 2024).
03Çin, Güney Çin Denizi'nde ve Spratly Adaları'nda yer alan su altı resiflerini yapay adalara dönüştürüp askeri havaalanları, radar istasyonları ve füze sistemleri inşa ederek deniz yetki alanlarını ve jeostratejik nüfuzunu genişletmeyi hedeflerken bölge dışı aktör ABD'nin deniz kısıtlamalarını aşmaya çalışmaktadır(Akosmanoğlu, 2024).
04Türkiye ve Çin'in çevrelenme süreçlerindeki temel dinamik, bölgesel kıyı devletlerinin ikili ve çok taraflı uyuşmazlıklarda küresel güç olan ABD'yi bölgeye çekerek denge kurma çabalarıdır. Yunanistan'ın Ege'deki gayri askeri statüdeki adaları silahlandırması ve ABD üslerine ev sahipliği yapması bu durumun somut örneğidir(Akosmanoğlu, 2024).