Gebelik hipertansiyonu ve preeklampsi, maternal ve fetal morbiditenin başlıca nedenleri arasında yer almakta olup son yirmi yılda preeklampsi teşhisinde belirgin bir artış gözlenmiştir. Preeklampsi, gebeliğin 20. haftasından sonra yeni başlayan hipertansiyon ile birlikte böbrek, karacığer, akciğer ve beyin gibi birden fazla organı etkileyen sistemik bir tablodur. Klinik uygulamada antikoagülan ve profilaktik aspirin kullanımı yaygın olsa da plasenta ve fetüsün erken doğurtulması temel müdahale yöntemi olmayı sürdürmektedir. Gebelik esnasında yaşanan baş ağrısı, görsel bozukluklar ve serebral ödem gibi akut nörolojik belirtiler hastaların önemli bir kısmında görülmekte, ölümlerin yaklaşık %40'ı inme gibi serebrovasküler olaylardan kaynaklanmaktadır.
Gebelikteki klinik müdahalelerin ve plasentanın çıkartılmasının hastalığı tamamen sonlandırdığı yönündeki geleneksel görüş, son yıllarda yapılan uzun süreli izlem çalışmalarıyla geçerliliğini yitirmiştir. Derlemede incelenen epidemiyolojik ve klinik veriler, preeklampsi öyküsü olan kadınların doğum sonrası lohusalık ve ileri yaş dönemlerinde hemorajik ve iskemik inme geçirme olasılıklarının sağlıklı gebelik geçiren kadınlara kıyasla iki ila dört kat arttığını göstermektedir. Ayrıca, bu hastaların manyetik rezonans görüntülemelerinde doğumdan aylar ve yıllar sonra dahi frontal lob ağırlıklı ak madde lezyonlarına ve beyin hacminde küçülmelere rastlanmaktadır. Bilişsel değerlendirmelerde ise işlemleme hızında yavaşlama, dikkat dağınıklığı ve çalışma belleğinde belirgin gerilemeler saptanmaktadır.
Preeklampsi sonrasında gözlenen kalıcı nörolojik ve bilişsel bozuklukların patofizyolojik temelinde, kan-beyin bariyerinin endotel hasarı nedeniyle geçirgenleşmesi ve nöroinflamatuar süreçler yatmaktadır. Gebelik sırasındaki yüksek kan basıncı dalgalanmaları serebral mikrovasküler yapıya basınç ileterek kan-beyin bariyeri bütünlüğünü bozmakta; plazma proteinlerinin ve inflamatuar sitokinlerin beyin parankimine sızmasına yol açmaktadır. Preklinik hayvan modellerinde (RUPP ve Dahl-SS sıçan modelleri) yapılan araştırmalar, gebelik bittikten ve kan basıncı normale döndükten sonra bile mezenterik ve serebral damarlarda vasküler disfonksiyonun, pial mikroglia/makrofaj aktivasyonunun ve posterior kortikal ödemin devam ettiğini kanıtlamaktadır.
Sonuç olarak, preeklampsi yalnızca gebeliğe özgü geçici bir metabolik bozukluk değil, kadının yaşam boyu serebrovasküler ve nörodejeneratif hastalıklara yatkınlığını artıran kronik bir vasküler risk faktörüdür. Gebelik sırasında oluşan posterior serebral hasarların lohusalıkta frontal lob odaklı ak madde lezyonlarına dönüşmesi, anterior ve posterior damar yapılarının anatomik remodeling farklarıyla açıklanmaktadır. İleride yapılacak araştırmalar, lohusalık döneminde kan-beyin bariyerini koruyucu ve inflamasyonu sınırlayıcı spesifik terapötik hedeflerin geliştirilmesine ve preeklampsi öyküsü olan kadınların uzun vadeli serebrovasküler takibine odaklanmalıdır.
Kuramsal ve kavramsal çerçeve
Çalışma, gebeliğin vasküler sistem üzerinde olumsuz bir stres testi işlevi gördüğünü öne süren 'ikinci darbe' (second-hit) hipotezine dayanmaktadır. Gebelikteki plasental iskemi ve sistemik inflamasyon kan-beyin bariyerinde subklinik düzeyde hasar bırakmakta; ilerleyen yıllarda ortaya çıkan hipertansiyon, obezite veya yaşlanma gibi ikincil fizyolojik tetikleyiciler ise bu vasküler duyarlılığı belirgin nörolojik bozukluklara dönüştürmektedir.
Makalenin ele aldığı literatür
Çalışmada, preeklampsi ve eklampsi hastalarında akut ve uzun vadeli serebrovasküler olayları inceleyen epidemiyolojik cohort araştırmaları, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile ak madde lezyonlarını ve beyin hacim değişikliklerini ölçen klinik çalışmalar, bilişsel performans ve depresyon/anksiyete testleri ile küçültülmüş uteroplasental perfüzyon basıncı (RUPP) ve Dahl salt-sensitive rat gibi preklinik hayvan modelleri bütüncül bir yaklaşımla ele alınmıştır.