Kültürel temsillerin epidemiyolojik modelleri, insan zihninde evrimleşmiş temel alan sezgileri ile inançların içeriği arasındaki uyumun, bu inançların toplumsal yaygınlığını belirlediğini savunmaktadır. Aşı karşıtlığı ve GDO karşıtlığı gibi sahte bilimsel tutumlar, zihnin tiksinme, bulaşma ve özcülük sezgilerini tetiklediği için zihinsel süzgeçlere takılmadan kolayca benimsenmekte ve toplumda yayılmaktadır. Buna karşılık astroloji ve parapsikoloji gibi sezgilerle açıkça çelişen sahte bilimsel alanlar, nesnelerin uzaktan etki edemeyeceği ve zihinlerin doğrudan okunamayacağı yönündeki temel fizik ile psikoloji sezgilerini ihlal etmektedir. Bu çelişki, söz konusu inançların geniş kitlelerce nasıl kabul gördüğü ve sosyal iletişim ağlarında nasıl korunduğu sorusunu doğurarak bilişsel psikoloji ile kültür evrimi alanında önemli bir tartışma odağı oluşturmaktadır.
Söz konusu kuramsal soru çerçevesinde bu perspektif makalesi, sezgilerle çelişen sahte bilimin zihinsel işlenme ve yayılma kanallarını kavramsal olarak çözümlemeyi amaçlamaktadır. Yazar ampirik bir veri toplamamış; bunun yerine bilişsel gelişim, bellek, sosyal öğrenme ve epistemik teyit literatüründen elde edilen deneysel bulguları kuramsal bir çerçevede sentezlemiştir. İncelemede, zihnin iletişim değerlendirme mekanizmalarının sezgilerle çelişen bilgileri reddetmek yerine kaynak etiketi, tutum veya argüman bağlamı içeren üst-temsilsel (metarepresentational) bir formatta karantinaya aldığı ileri sürülmektedir. Bu karantina mekanizması, sezgilere aykırı bilginin doğrudan temel sezgileri güncellemesini veya gündelik davranışları anında yönlendirmesini engellerken, bilginin zihinde tutulmasına ve sörgülanmasına olanak tanımaktadır.
Elde edilen kuramsal çıkarımlar, sezgilerle çelişen sahte bilimsel kavramların asgari düzeyde sezgi ihlali içerdiğinde bellek açısından avantajlı hale geldiğini göstermektedir. Büyücülerin veya medyumların insan kategorisine ait temel özellikleri korurken yalnızca zihinsel kapasite sınırlarını ihlal etmesi, bu kavramların dikkat çekmesini ve bellekte kolayca kodlanmasını sağlamaktadır. Ayrıca bireyler, var olan ön inançlarıyla çelişen bu olağandışı bilgileri açıklığa kavuşturmak ve başkalarının görüşünü almak amacıyla sosyal çevrelerine aktarma eğilimi göstermektedir. İletişim sürecinde otorite figürlerine duyulan güven, sunulan gerekçelendirmeler ve kaygıyı azaltıcı işlevsel çıktılar, kişilerin bu kavramları açıkça desteklemesine yol açmakta, ancak bu durum zihinsel düzeyde örtük bir bağlılık oluşturmamaktadır.
Sonuç olarak çalışma, sahte bilimin homojen bir yapıda olmadığını, sezgiyle uyumlu ve sezgiyle çelişen sahte bilim türlerinin farklı bilişsel mekanizmalar üzerinden yayıldığını ortaya koymaktadır. Sezgilerle çelişen sahte bilimsel inanışların gündelik davranışlardan yalıtılmış olarak üst-temsilsel düzeyde taşınması, bireylerin beyan ettiği açık tutumlar ile eylemleri arasındaki uyumsuzluğu anlaşılır kılmaktadır. Bu tespitler, bilim iletişimi ve yanlış bilgiyle mücadele literatürüne önemli katkılar sunmaktadır; nitekim sahte bilimsel iddiaları çürütme stratejilerinin, hedeflenen inancın sezgisel uyumuna mu yoksa epistemik teyit mekanizmalarını zorlayan sezgi dışı yapısına mı dayandığı dikkate alınarak tasarlanması gerektiğini göstermektedir.
Kuramsal ve kavramsal çerçeve
Çalışma, Dan Sperber tarafından geliştirilen temsillerin epidemiyolojisi kuramına, Sperber ve Mercier'nin epistemik teyit (epistemic vigilance) ile argümantasyon modellerine ve Pascal Boyer'in asgari düzeyde sezgilere aykırı kavramlar (minimally counterintuitive concepts) bellek modeline dayanmaktadır.
Makalenin ele aldığı literatür
Makale; Blancke, Boudry ve arkadaşları tarafından sunulan sahte bilimin sezgisel uyum modeli, Spelke ve Baillargeon'un temel bilgi sezgileri literatürü, Mermelstein, Barlev ve German'ın zihinsel temsil eşzamanlılığı çalışmaları, Stahl ve Feigenson'ın beklenti ihlali ve bilgi arama davranışları ile Mercier ve arkadaşlarının sosyal saygınlık ve aktarım eğilimi araştırmalarını sentezlemektedir.