Sınır aşan su kaynaklarının paylaşımı ve su güvenliği, özellikle Ortadoğu gibi kurak ve yarı kurak coğrafyalarda jeopolitik gerilimlerin en hassas noktalarından birini oluşturmaktadır. Uluslararası hukukta suya erişim temel bir insan hakkı olarak tanımlanmasına rağmen, asimetrik güç ilişkilerinin ve askeri işgallerin sürdüğü bölgelerde su kaynaklarının kontrolü, hegemonik bir güç aracı haline gelebilmektedir. Filistin toprağı olan Batı Şeria ve coğrafi olarak izole edilmiş olan Gazze Şeridi, bu durumun en vahim şekilde yaşandığı alanlardır. Doğal su döngüsünün ve hidrolojik süreçlerin idari sınır tanımayan doğasına karşılık, bölgede uygulanan sistematik kısıtlamalar ve altyapı engellemeleri, Filistin halkının temiz ve güvenli suya erişimini ciddi şekilde sınırlandırmakta, bu da yapısal bir insani güvenlik sorununa yol açmaktadır.
Bu çalışmanın temel amacı, Filistin'deki su krizini insan hakları, jeopolitik kısıtlamalar ve insani güvenlik ekseninde ele alarak, özellikle Gazze Şeridi'ndeki su güvensizliğinin boyutlarını ortaya koymaktır. Araştırmada, Filistin Merkezi İstatistik Bürosu (PCBS), Filistin Su Yetkilisi (PWA) ve Filistin Meteoroloji Yetkilisi (PMA) gibi ulusal kurumların resmi verileri ile Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların veri setleri sistematik biçimde entegre edilmiştir. Betimsel analitik bir yaklaşımla tasarlanan çalışmada, 1967-2023 yılları arasındaki su tüketim eğilimleri, nüfus hareketleri, hidrolojik ölçümler ve su kalitesi parametreleri mekansal analiz araçları kullanılarak haritalandırılmış ve tarihsel su politikaları çerçevesinde çözümlenmiştir.
Araştırmanın bulguları, Filistin genelinde ve özellikle Gazze Şeridi'nde su güvenliğinin ulaştığı kritik düzeyi gözler önüne sermektedir. Gazze nüfusunun yüzde 89'unun güvenli şekilde yönetilen içme suyu hizmetlerinden yoksun olduğu ve kıyı akiferinden yapılan aşırı çekimin, akiferin yenilenme kapasitesini yaklaşık üç kat aşarak deniz suyu girişimine yol açtığı tespit edilmiştir. Batı Şeria'da ise Filistinlilerin Şeria Nehri gibi hayati yüzey suyu kaynaklarından tamamen mahrum bırakıldığı, yer altı sularının kontrolünün yüzde 79 oranında dış güçlerin elinde bulunduğu ve askeri emirlerle su kuyusu açılmasının engellendiği ortaya konmuştur. Bu durum, Filistinlilerin günlük ortalama 82 litre su tüketimine karşılık, İsrailli yerleşimcilerin yaklaşık 320 litre tüketmesiyle derin bir adaletsizliğe işaret etmektedir.
Elde edilen sonuçlar, su krizinin salt teknik veya iklimsel bir sorun olmadığını, doğrudan jeopolitik kontrol mekanizmalarıyla şekillenen politik-ekolojik bir yapı taşıdığını göstermektedir. Yazarlar, Oslo II Antlaşması ve Ortak Su Komitesi gibi mevcut idari yapıların, asimetrik güç dengeleri nedeniyle çözüme katkı sunmak yerine mevcut adaletsizlikleri kurumsallaştırdığını savunmaktadır. Su yetersizliği ve kirli su tüketiminin Gazze'deki çocuk hastalıklarının yaklaşık dörtte birine yol açması ve tarımsal gıda güvencesini çökertmesi, literatürde 'hidrolojik apartheid' olarak nitelendirilen kavramsal tartışmaları doğrulamaktadır. Çalışma, çatışma bölgelerinde sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşabilmek için uluslararası denetimin artırılması, alternatif su kaynaklarının yerel düzeyde geliştirilmesi ve suyun egemen bir hak olarak tanınması gerektiğini vurgulamaktadır.
Kuramsal ve kavramsal çerçeve
Çalışma, uluslararası su hukuku ilkeleri (hakkaniyetli ve makul kullanım, zarar vermeme yükümlülüğü), Birleşmiş Milletler'in 'güvenli yönetilen suya erişim' standartları ve çevre adaleti (environmental justice) teorileri üzerine kurulmuştur. Su haklarının ihlalini sosyo-politik bir perspektifle açıklayan hidro-hegemonya ve hidrolojik apartheid kavramsal çerçeveleri de analizin kuramsal altyapısını oluşturmaktadır.
Makalenin ele aldığı literatür
Yazarlar, Filistin-İsrail su ihtilafının tarihsel arka planına odaklanan klasik çalışmalar (Nijim, 1990; Elmusa, 1998; Isaac, 2000), suyun siyasallaşması ve asimetrik güç ilişkilerini inceleyen hidro-hegemonya çalışmaları (Zeitoun, 2008) ve Gazze'deki su kalitesi ile halk sağlığı krizini ele alan ampirik literatürle (Shomar, 2011) doğrudan ilişki kurmaktadır.