Çağdaş siyaset sosyolojisinde laiklik kavramı, din ile devletin ayrışmasının ötesinde toplumsal çeşitlilik ve vicdan özgürlüğünün temel güvencesi olarak tartışılmaktadır. Klasik laiklik anlayışı, dinsel inancın özelleştirilmesini ve kamu alanının bağımsız kılınmasını bireylerin eşit yurttaşlık haklarına kavuşmasının zorunlu koşulu sayar. Ancak son dönem literatüründe bu bireyci yaklaşım iki temel koldan sert bir şekilde eleştirilmektedir. Bunlardan ilki Tariq Modood tarafından temsil edilen çokkültürcü sekülarizm yaklaşımı iken, ikincisi Talal Asad'ın Foucaultcu soyağacı yöntemiyle geliştirdiği postmodernist laiklik eleştirisidir. Söz konusu tartışma bağlamında makale, dinsel özgürlüklerin cemaatçi yapılara devredilmesinin bireysel özgürlükleri zayıflattığı iddiasından hareketle klasik laiklik ilkesini yeniden temellendirmeyi hedefler.
Çalışmanın kuramsal ve kavramsal analizi, nitel literatür incelemesine ve eleştirel felsefi çözümlemeye dayanmaktadır. Yazar, ampirik bir saha araştırması yerine Modood ve Asad'ın metinlerindeki mantıksal ve teorik çelişkileri ortaya koyan kavramsal bir çözümleme yöntemi izlemektedir. Analizde öncelikle Modood'un devlet-din bağlantılarını meşrulaştıran ılımlı sekülarizm önerisi çözümlenmekte, ardından dinsel kimliklerin ırk veya cinsiyet gibi katı yapılarla eşdeğer tutulmasının getirdiği teorik aksaklıklar gösterilmektedir. Asad'ın yaklaşımında ise modern devlet egemenliği ile laiklik ilkesinin birbirine karıştırıldığı ve sekülerizmin doğrudan şiddet ve baskı aygıtı olarak resmedilerek tarihsel gerçekliklerin çarpıtıldığı açık bir eleştirel süzgeçten geçirilerek sunulmaktadır.
Söz konusu teorik çözümleme sonuçunda yazar, çokkültürcü ve postmodern eleştirilerin iddia ettiğinin aksine laikliğin kaldırılması veya esnetilmesinin dinsel özgürlükleri artırmadığını; aksine cemaat hiyerarşilerini güçlendirerek bireysel inançsız veya inançlı yurttaşları baskı altına aldığını ortaya koymaktadır. Modood'un cemaatçi temsil organları önermesi, dinsel kimlikleri dondurmakta ve bireyin özerkliğini zedelemektedir. Asad'ın antiseküler yaklaşımı ise premodern cemaatçi yapıların övgüsüne dönüşmekte ve liberal ilkelerin eksik uygulanmasını doğrudan sekülarizmin kendisine mal etmektedir. Ayrıca Thomas More'un Ütopya eserine yapılan atıfla, inançların özel alanda yaşanıp kamusal kamuda ortak akılla hareket edilmesinin tarihsel kökleri gösterilerek klasik laikliğin dinsel çeşitliliği en iyi koruyan model olduğu kanıtlanmaktadır.
Tartışma ve sonuç bağlamında makale, çağdaş sosyoloji ve siyaset bilimi literatürüne dinsel özgürlüklerin cemaat haklarıyla değil bireysel yurttaşlık haklarıyla güvenceye alınabileceği yönünde güçlü bir teorik katkı sunmaktadır. Yazarın ulaştığı çıkarımlar, çokkültürcülük ve kimlik siyaseti alanında çalışan araştırmacılar için dinsel grupların kurumlaşmasının getireceği içsel baskı risklerini görünür kılmaktadır. Siyaset felsefesi ve kamu politikası alanındaki araştırmacılar, çalışmanın sunduğu liberal kozmopolitan çerçeveyi azınlık hakları, laik devlet tasarımı ve eğitim sistemlerinde dinin yeri konularında yapılacak tez ve makale çalışmalarında temel bir teorik dayanak olarak kullanabilirler.
Kuramsal ve kavramsal çerçeve
Çalışma, liberal kozmopolitizm ve bireysel haklar teorisine dayanmaktadır. Bireyi cemaatçi yapılardan bağımsız, eşit haklara sahip bir yurttaş olarak konumlandıran bu kuramsal çerçeve; Modood'un ırksallaştırılmış dinsel kimlik ve cemaatçi çokkültürcülük modeli ile Asad'ın Foucaultcu soyağacı yöntemine dayanan anti-sekülarist ve modernite karşıtı teorik tezleriyle karşılaştırmalı olarak çözümlenmektedir.
Makalenin ele aldığı literatür
Makale, Tariq Modood'un ılımlı ve çokkültürcü sekülarizm kuramını, Talal Asad'ın dinsel seküler ayrımına yönelik soyağacı çözümlemelerini, Will Kymlicka ve Iris Marion Young'ın kimlik siyaseti ile grup odaklı yurttaşlık tartışmalarını ele almaktadır. Ayrıca Markus Dressler, Elizabeth Shakman Hurd ve Saba Mahmood gibi Asadcı çizgideki yazarların eleştirileriyle birlikte Thomas More'un Ütopya'sındaki tarihsel dinsel özgürlük kavrayışına mercek tutmaktadır.
01Dini kuruluşların kamu yararı adı altında eğitim ve refah gibi devlet hizmetlerini üstlenmesi, seküler devletin eşit yurttaşlık temelini aşındırmakta ve bireyleri güçsüzleştirmektedir(Gülalp, 2023).
02Bireyleri devlet eliyle homojen ve sabit dinsel cemaatlerin üyeleri olarak tanımlamak ve onlara kolektif haklar tanımak, onları cemaat içi baskılara karşı güvencesiz bırakır(Gülalp, 2023).
03Endonezya ve Malezya gibi dini kimliklerin anayasal olarak kurumsallaştığı ülkelerde, kurumsal yapı bireysel vicdan ve inanç değiştirme özgürlüklerini ciddi biçimde kısıtlamaktadır(Gülalp, 2023).
04Talal Asad'ın sekülarizm eleştirisi; devlet egemenliği, liberalizm ve moderniteyi hukuk dışı bir şiddet aracı olarak tanımlayarak kavramsal bir karmaşa yaratmaktadır(Gülalp, 2023).