Küresel bir kriz olan COVID-19 pandemisi, iş ve aile sınırlarının bulanıklaştığı bir ortam yaratarak özellikle kadın çalışanlar üzerinde yoğun bir baskı oluşturmuştur. Sosyal bilimler literatüründe iş-aile çatışması genellikle işe bağlı stres ve performans düşüklüğü üzerinden tartışılsa da, bu gerilimin ailenin temel yapısı olan doğurganlık niyetleri üzerindeki yansımaları kritik bir araştırma sorunu teşkil etmektedir. Çin'in demografik dönüşüm sancıları ve düşük doğum oranları göz önüne alındığında, kadınların iş yükü ile çocuk sahibi olma arzusu arasındaki çatışmanın bireysel esenliği nasıl şekillendirdiği, kurumsal ve toplumsal sürdürülebilirlik açısından merkezi bir önem taşımaktadır.
Mevcut araştırma, bu karmaşık dinamikleri çözümlemek amacıyla Çin genelindeki farklı meslek gruplarından gelen 412 çiftin eşleştirilmiş verilerini kullanarak nicel bir yaklaşım benimsemektedir. SPSS, AMOS ve Mplus gibi istatistiksel araçlarla desteklenen modelde, Kaynakların Korunması Teorisi temel alınarak iş-aile ve aile-iş çatışmalarının doğrudan ve dolaylı etkileri test edilmiştir. Araştırma tasarımı, yalnızca kadın çalışanların algılarını değil, aynı zamanda kocaların ev işlerine katılım oranlarını ve pandemi dönemindeki esnek çalışma streslerini de denkleme dahil ederek çok boyutlu bir analiz sunmaktadır. Bu metodolojik çeşitlilik, iş-aile dengesizliğinin aile içindeki mikro etkileşimlerini somutlaştırmaktadır.
Elde edilen bulgular, kadın çalışanların yaşadığı hem işten aileye hem de aileden işe yönelen çatışmaların doğurganlık niyetini anlamlı derecede azalttığını doğrulamaktadır. Doğurganlık niyeti ise çalışan esenliği üzerinde pozitif bir etkiye sahip olup, iş-aile çatışmasının yarattığı negatif etkinin esenliğe aktarılmasında kilit bir aracı rol oynamaktadır. Dikkat çekici bir bulgu olarak, kocanın ev işlerine katılım oranının yüksek olması, iş-aile çatışmasının doğurganlık niyeti üzerindeki yıkıcı etkisini hafifletmekte ve genel esenlik algısını güçlendirmektedir. Ancak, pandemi kısıtlamaları altında kocaların yaşadığı esnek çalışma stresinin ev işlerine katılımı düşürerek bu destek mekanizmasını zayıflattığı gözlemlenmiştir.
Çalışma, literatür taraması bakımından iş-aile çatışmasını sadece bir iş yeri sorunu olmaktan çıkarıp, aile içi dinamikler ve demografik niyetlerle ilişkilendirerek kapsamlı bir perspektif sunmaktadır. Kaynakların Korunması Teorisi'nin kriz dönemlerindeki geçerliliğini doğrulayan sonuçlar, işletme yöneticilerine kadın çalışanların esenliğini korumak için yalnızca esnek çalışma modelleri sunmanın yeterli olmadığını, bu modellerin aile içi yükleri nasıl etkilediğini de gözetmeleri gerektiğini göstermektedir. Bu bağlamda araştırma, hem kurumsal sosyal sorumluluk politikaları hem de ulusal nüfus stratejileri için somut ampirik kanıtlar üreterek akademik alanda özgün bir değer yaratmaktadır.
Kuramsal ve kavramsal çerçeve
Araştırma, Kaynakların Korunması Teorisi (Conservation of Resources - COR) üzerine inşa edilmiştir. Bireylerin değerli kaynaklarını (zaman, enerji, psikolojik güç) koruma ve yeni kaynaklar edinme güdüsüyle hareket ettiği varsayılmaktadır. Bu çerçevede, iş ve aile alanları arasındaki çatışma bir kaynak kaybı olarak nitelendirilmekte; doğurganlık niyetinin ise bu kayıplar karşısında stratejik bir geri çekilme veya psikolojik bir değer atfı olarak esenliği nasıl etkilediği kuramsallaştırılmaktadır.
Makalenin ele aldığı literatür
Çalışma, iş-aile çatışması (Greenhaus ve Beutell), öznel esenlik (Diener) ve doğurganlık niyetleri üzerine kurulu geniş bir literatürü sentezlemektedir. Özellikle Çin'in iki çocuk ve üç çocuk politikaları sonrası dönem ile COVID-19 kısıtlamalarının getirdiği esnek çalışma stresinin aile içi iş bölümü üzerindeki etkilerini tartışan güncel araştırmaları temel alarak, geleneksel cinsiyet rolleri ve kaynak yönetimi arasındaki gerilimi ele almaktadır.