Türkiye'nin 2017 yılında Rusya Federasyonu ile S-400 hava savunma sistemleri tedariki konusunda vardığı anlaşma, Ankara ile Washington arasında köklü ve çok boyutlu bir askeri-diplomatik krizin fitilini ateşlemiştir. Uluslararası güvenlik literatüründe bu kriz, genellikle NATO müttefiki bir ülkenin İttifak'ın ana hasmı olarak tanımlanan Rusya'dan stratejik bir silah sistemi almasının doğurduğu riskler ve F-35 programı üzerindeki güvenlik tehditleri ekseninde tartışılmaktadır. Ancak mevcut çalışmaların önemli bir kısmı, NATO'nun bu sürece verdiği kurumsal tepkiyi en başından itibaren tek tipleştirerek İttifak'ın her aşamada derin endişeler taşıdığını iddia etmektedir. Bu durum, NATO'nun çok uluslu yapısı ile egemenlik haklarına saygı prensipleri arasındaki dengeleri göz ardı eden bir literatür boşluğu yaratmaktadır. Söz konusu boşluğu kapatmayı hedefleyen makale, İttifak'ın resmi tutumunun sanılanın aksine tekdüze olmadığını ve kriz boyunca ciddi bir dönüşüm geçirdiğini savunarak bu dönüşümün arkasındaki itici güçleri sörgülamaktadır.
Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye'nin S-400 hava savunma sistemi edinimi sürecinde NATO'nun takındığı tavrın tarihsel evrimini ortaya koymak ve bu tavrın 'kaygısızlıktan endişe ve çözüm arayışlarına' doğru nasıl evrildiğini tahlil etmektir. Araştırmada nitel araştırma desenlerinden doküman analizi yöntemi benimsenmiş olup, NATO'nun resmi deklarasyonları, genel sekreter ve üst düzey askeri yetkililerin konuşmaları, basın toplantısı dökümleri, resmi medya raporları ve ikincil akademik kaynaklar sistematik bir süzgeçten geçirilmiştir. Çalışma, İttifak'ın kurumsal söylemlerini krizin farklı evreleriyle eşleştirerek tarihsel bir iz sürme yöntemi izlemektedir. Bu yöntem sayesinde, krizin başlangıcından günümüze kadar geçen süreçte NATO'nun resmi duruşundaki kırılma noktaları ve bu kırılmaları tetikleyen somut dışsal olaylar, özellikle de ABD'nin tek taraflı baskı ve yaptırım mekanizmaları ile ilişkili olarak derinlemesine çözümlenmektedir.
Araştırmanın ulaştığı en dikkat çekici bulgu, NATO'nun Türkiye'nin S-400 anlaşmasına ilişkin başlangıçtaki tutumunun genel akademik kabulün aksine oldukça 'kaygısız' ve hoşgörülü olduğudur. Genel Sekreter Jens Stoltenberg liderliğindeki İttifak yönetimi, krizin ilk safhalarında askeri tedarik kararlarının tamamen üye devletlerin egemenlik hakkı ve ulusal tercihi olduğunu defalarca vurgulamış, hatta Türkiye'nin haklı güvenlik gerekçelerini diğer müttefiklere açıklamaya çalışmıştır. Ancak bu hoşgörülü duruş, Türkiye'nin teslimat sürecine yaklaşması ve ABD'nin F-35 parçalarının sevkiyatını engellemek gibi somut yaptırım adımları atmasıyla birlikte değişmeye başlamıştır. ABD'nin artan tek taraflı baskıları ve yaptırımları, NATO'yu iki önemli müttefiki arasındaki çatışmanın İttifak bütünlüğüne zarar vermesini önlemek amacıyla endişelerini dile getiren ve aktif bir şekilde çözüm arayan bir pozisyona sürüklemiştir. Böylece İttifak, krizde tarafsız bir gözlemci olmaktan çıkıp alternatif sistemler öneren bir arabulucu rolüne bürünmüştür.
Çalışmanın tartışma ve sonuç bölümlerinde, NATO'nun gösterdiği bu esneklik ve sonrasındaki söylem kayması, uluslararası örgütlerin dinamik dışsal baskılar karşısında sergilediği kurumsal adaptasyon yeteneğiyle açıklanmaktadır. Yazar, NATO'nun Türkiye'ye S-400 yerine ABD yapımı Patriot veya Fransız-İtalyan ortaklığı Eurosam SAMP/T sistemlerini önermesini, müttefikler arası çatışmayı yönetme ve askeri uyumluluğu koruma çabası olarak okumaktadır. Türkiye'nin teknik komite kurulması ve sistemi bağımsız çalıştırma önerilerine müttefiklerin farklı yaklaşması, İttifak içindeki egemenlik-entegrasyon ikilemini somutlaştırmaktadır. Bu çalışma, NATO-Türkiye-ABD üçgenindeki güvenlik krizlerini inceleyen araştırmacılar için ezber bozucu bir teorik ve ampirik katkı sunmaktadır. Gelecekteki çalışmalarda, İttifak'ın benzer savunma tedarik krizlerinde gösterdiği kurumsal esnekliğin sınırları ve bu tür krizlerin çok kutuplu dünya düzeninde NATO'nun karar alma mekanizmaları üzerindeki kalıcı etkileri karşılaştırmalı olarak analiz edilmelidir.
Kuramsal ve kavramsal çerçeve
Çalışma belirli bir uluslararası ilişkiler kuramına doğrudan atıfta bulunmamakla birlikte, savunma tedarik süreçlerinin sembolik boyutlarını, ittifak içi uyum dinamiklerini ve kurumsal adaptasyon (organizational adaptation) yaklaşımlarını analiz çerçevesi olarak benimsemektedir. Bu doğrultuda, NATO'nun bir ittifak olarak üye devletlerin egemenlik hakları ile kolektif güvenlik ve askeri bütünlük gereksinimleri arasındaki hassas dengeyi nasıl kurduğu, kurumsal yapıların ikili krizlere göre nasıl pozisyon değiştirdiği incelenmektedir.
Makalenin ele aldığı literatür
Çalışmada, Türkiye'nin hava savunma sistemi arayışının tarihsel arka planını, AKP hükümeti dönemindeki güvenlik algılarını ve Batı ile yaşanan güven bunalımını ele alan güncel literatür değerlendirilmektedir. Özellikle NATO'nun S-400 konusundaki ilk tepkilerini doğrudan 'endişeli' olarak sınıflandıran ve İttifak'ı başından beri kaygılı bir aktör olarak gösteren yerli ve yabancı çalışmaların (Demirtaş, 2018; Weise, 2017) argümanları ele alınmakta, resmi belgeler ve üst düzey beyanatlar temelinde bu literatürün varsayımları sörgülanmaktadır.