Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana uluslararası sistem, güç dengelerinin sürekli olarak yeniden kurulduğu ve küresel aktörlerin stratejik konumlanışlarını güncellediği bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Küresel sistemin iki ana sütunu olan Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya Federasyonu arasındaki etkileşimler; güvenlik, enerji hatları ve bölgesel kriz yönetimi gibi kritik alanlarda dünya politikasının temel belirleyicisi olmaya devam etmektedir. Özellikle Donald Trump'ın başkanlık döneminde ABD'nin geleneksel çok taraflı ittifak yapılarından mesafeli durarak 'Önce Amerika' doktrinini benimsemesi, Washington ve Moskova hatlarındaki diyalog kanallarını farklı bir boyuta taşımıştır. Bu jeopolitik zemin, Türkiye gibi küresel ve bölgesel güç merkezlerinin kesişim noktasında bulunan aktörlerin güvenlik mimarilerini ve dış politika tercihlerini doğrudan etkilemektedir.
Çalışmada nitel araştırma yaklaşımı benimsenerek eleştirel jeopolitik analiz ve nitel doküman incelemesi yöntemleri uygulanmıştır. Araştırmanın temel odağı, ABD ile Rusya arasında Trump döneminde enerji güvenliği, stratejik silahların kontrolü ve terörle mücadele gibi alanlarda gelişen yakınlaşmaların bölgesel yansımalarını çözümlemektir. Metodolojik açıdan çalışma; iki büyük gücün küresel düzeydeki iş birliği ve rekabet dinamiklerini kavramsallaştırmakta, ardından bu dinamiklerin Orta Doğu'da, özellikle Suriye ve Irak krizlerinde ortaya çıkardığı güç boşluklarını değerlendirmektedir. İkinci aşamada ise Türkiye'nin değişen dengeler karşısında geliştirdiği güvenlik yanıtları, savunma sanayii hamleleri ve diplomatik manevra alanları analitik bir çerçevede kategorize edilmektedir.
Analiz bulguları, Rusya ve ABD arasındaki stratejik koordinasyonun Suriye iç savaşında hava sahası çakışmasızlığı ve terörle mücadele odağında sınırlı ancak etkili sonuçlar ürettiğini göstermektedir. ABD'nin bölgedeki bazı unsurlarını çekmesi ve YPG/PYD gibi aktörlerle kurduğu ilişkiler Türkiye'nin ulusal güvenlik öncelikleriyle çelişirken, Türkiye'nin Rusya ile S-400 hava savunma sistemi tedariki üzerinden geliştirdiği diyalog NATO ilişkilerinde yaptırımlar ve F-35 programından çıkarılma gibi gerilimlere yol açmıştır. Araştırma ayrıca küresel sistemde İngiltere-AB-Çin ve ABD-Rusya-Hindistan şeklinde iki ana küresel güç ekseninin belirdiğini ve Türkiye'nin tek bir bloka bağımlı kalmak yerine çok yönlü, pragmatik ve dengeye dayalı bir stratejik otonomi izlemek zorunda olduğunu ortaya koymaktadır.
Tartışma ve sonuç bölümünde yazar, Türkiye'nin mevcut jeopolitik sıkışmaları aşabilmesi için çok taraflı diplomasiyi, yerli savunma sanayii kapasitesini ve bölgesel normalleşme adımlarını eş zamanlı yürütmesi gerektiğini savunmaktadır. AB ile Gümrük Birliği'nin güncellenmesi, İngiltere ile Serbest Ticaret Anlaşması'nın derinleştirilmesi ve Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'ne lojistik entegrasyon sağlanması ekonomik dayanıklılığı artıracak unsurlar olarak öne sürülmektedir. Bu çalışma, Türk dış politikası araştırmalarında bölgesel krizlerin yalnızca ikili ilişkiler üzerinden değil, küresel büyük güç ittifaklarının ürettiği sistemik baskılar çerçevesinde incelenmesi gerektiğine dair literatüre kapsamlı bir katkı sunmaktadır.
Kuramsal ve kavramsal çerçeve
Çalışma, uluslararası ilişkilerde neorealist güç dengesi yaklaşımı ve stratejik otonomi kavramsal çerçevesine dayanmaktadır. Soğuk Savaş sonrası çok kutupluluk eğilimleri, küresel aktörlerin güç dağılımı ve bölgesel nüfuz mücadeleleri üzerinden Türk dış politikasındaki pragmatik denge arayışları teorik boyutta çözümlenmektedir.
Makalenin ele aldığı literatür
Makale, Soğuk Savaş sonrası küresel sistem dönüşümü, Trump dönemi Amerikan dış politikası, Rus enerji ve güvenlik stratejileri, Suriye iç savaşında büyük güç müdahaleleri, CAATSA yaptırımları, S-400 süreci, Kuşak ve Yol Girişimi ve Türkiye'nin çok taraflı diplomasi uygulamalarını kapsayan geniş bir uluslararası ilişkiler ve Türk dış politikası literatürünü ele almaktadır.